Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kasım 21, 2008, 05:14:24 ÖÖ

Reklamlar
Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt
Duyurular: Sitemizde dosyalarınızı 3 yolla paylaşabilirsiniz.
1- Forumda  yeni konu eklerken eklentilere tıklayıp dosya ekleyebilirsiniz.
2- Ana sayfadan dosya ekle'yi tıklayarak dosyalarınızı ekleyebilirsiniz.
3- Dosyalarınızı dersler.net@hotmail.com adresine mail atarak paylaşımı sağlayabilirsiniz.
Paylaşımlarınız için teşekkür ederiz.

Sitemizle ilgili karşılaştığınız sorunları ve görüşlerinizi İLETİŞİM bölümüne yazabilir veya
dersler.net@hotmail.com  adresine mail gönderebilirsiniz.

+  dersforum
|-+  BİLİM ADAMLARI-ŞAİRLER-YAZARLAR-ÜNLÜLER
| |-+  ŞAİRLER-YAZARLAR
| | |-+  Mehmet Akif Ersoy un Hayatı (1873 - 1936)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Yazdır
Gönderen Konu: Mehmet Akif Ersoy un Hayatı (1873 - 1936)  (Okunma Sayısı 443 defa)
mehmet
cimbombom
Administrator
süper üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 306



Üyelik Bilgileri E-Posta
« : Eylül 16, 2007, 05:20:54 ÖÖ »

MEHMET ÂKİF ERSOY (1873 - 1936)

 Mehmet Akif, İstanbul'un Sarıgüzel semtinde, Sarı Nasuh mahallesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Babası, Îpek kasabasında doğmuş Hoca Tahir Efendi, annesi ise Emine Şerife hanımdır. Babasına temizliğe olan fazla düşkünlüğünden dolayı Temiz Tahir Efendi derler. Temiz Tahir Efendi, İpek kasabasında bir müddet tahsil yaptıktan sonra İstanbul'a geldi. Burada Yozgatlı Hacı Mahmut Efendiden dinî dersler almağa başladı.

 Emine Şerife hanım Şirvan'lı Derviş Efendi i le evlenmişti. Bir müddet kocasiyle birlikte Amasya'da kalan Emine Şerife hanım sonradan İstanbul'a gelerek yerleşti. İki erkek çocuğunu, bir müddet sonra da kocasını kaybederek dul kaldı. Temiz Tahir Efendi, Sarıgüzel'de kocasından kalan evde oturan bu iyi ahlâk sahibi ve güzel dulun medhini duymuştu. Allahın emriyle onu istetti, ve evlendi. Bu evlenmeden de Mehmet Akif dünyaya geldi. Temiz Tahir Efendi okur-yazar, tarikat sahibi bir adamdı. Şeyh Feyzullab Efendiden ders alıyordu. Aynı zamanda bu şeyhin çömezi idi. Anne ve baba dünyaya gelen çocuklarından dolayı büyük bir sevinç içinde idiler.

 Tahir Efendi yeni doğan oğluna Ebced hesabı ile doğum yılını içine alan (Ragıf) adını koydu. Bu isim (Gerde) adlı bir nevi ekmek manasına geliyordu. Lâkin Osmanlı dilinde böyle bir isim yoktu. Bu yüzden zamanla babasının kendisine taktığı bu isim unutuldu ve (Akif) e çevrildi. Tahir Efendinin sonradan bir de kızı düyaya geldi. Ona da Nuriye adını taktılar. Sonradan Nuriye hanım Arif Hikmet Beyle evlendi. Akif dört yaşına basınca mahalle mektebine devama başladı. Aile durumu yüzünden mektebine zorlukla devam ediyordu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih'de Emir-i Buharî'deki mektebe devama başladı. Burayı da bitirdikten sonra Fatih Merkez Rüştiyesine yazıldı. Bu mektepde en çok sevdiği hoca, Kadri Efendi ismini taşıyan Türkçe hocası idi. Bu hoca, küçük Akif üzerinde önemli bir tesir bıraktı. Kadri Efendi Abdülhamid'in baskısına fazla dayanamadı. Evvelâ Mısır'a kaçarak orada Kanun-u Esasi ismini taşıyan bir gazete çıkarmağa başladı. En sonunda hürriyet taraftarlarının sığındığı Paris'e kaçarak orada hayata gözlerini yumdu. Onun hayatını takip eden Mehmet Akif, hürriyet taraftarı olan ve kendisini çok seven bu hocasını hayatı boyunca hiç unutmadı.

 Mehmet Akif'in olgunlaşmasında babasının tesiri fazladır. Arapcayı ve dine ait eserleri Mehmet Akif hep babasından öğrenmiştir. Baba, oğlu ile birlikte camiye giderken yolda ona bilmediği lûgatları ezberletmiş, dine temas eder bir takım bilgiler vermiştir. Bu yüzden Mehmet Akif babası için «O benim hem babam, hem de hocamdır. Ben hayatta ne öğrendi isem ondan öğrendim» demiştir. Babasından aldığı bu derslerden başka Mehmet Akif, Fatih baş imamı Arap hoca ile birlikte de kur'an ezberlemekte ve ondan bu sahada ders almaktadır. Rüştiyeye devam ettiği sıralarda Fatih camiinde Selânik'li Esat dededen Acemce dersler almağa başlamıştır. Arapca derslerini de ayrıca ona Halis Efendi vermektedir.

 Mehmet Akif, şimdi Fatih rüştiyesini bitirmiş ve mülkiye mektebinin idadî kısmına yazılmıştır. Burada da üç yıl okuyarak şehadetnamesini alan Mehmet Akif, bu sefer Mülkiye'nin yüksek kısmına devama başlamıştır.

 1887 yılında babası Temiz Tahir Efendi hayata gözlerini yummuştur. Bu acı yetmiyormuş gibi bir müddet sonra da Sarıgüzel semtindeki ailenin sığındığı biricik ev, çıkan bir yangında kül haline gelmiştir. Bu sefer zaten zorluk içinde geçinen aile daha sıkışık bir duruma düşmüştür. Akif, artık gündüzlü olarak bir mektebe devam edemeyecek durumdadır. O sırada şimdiki gibi yatılı mektepler bol değildi. Tam bu sırada talih, Mehmet Akif'in imdadına yetişmiş ve Halkalı'da ki sivil Baytar (Veteriner) mektebine yatılı talebe olarak kaydolunmuştur.

 1888 senesinde girdiği bu baytar mektebinde Mehmet Akif hep başarı ile sınıf geçmektedir. Ailesinin kendisine muhtaç olduğunu ve bir an evvel hayata atılması lâzım geldiğini Mehmet Akif düşünebilecek bir çağdadır. Bu yüzden bütün gayretlerini derslerine vermiştir. Baytar mektebini birinci sınıf mevcudu 19 kişidir. Mehmet Akif bunlar arasında çalışma ve başarma yönünden birinci gelmektedir. Bu sıralarda Orman mektebi talebeleriden İsparta'lı Hakkı'nın ısrariyle Fransızca dersleri almağa başlamıştır. Baytar İbrahim Bey ona Fransızca dersler vermektedir. Mehmet Akif hayatının sonuna kadar baytar İbrahim Beyin bu iyiliğini unutmamış ve «benîm sebebi hayatım odur» sözleriyle İbrahim beyi hürmetle anmışur. Baytar mektebinde 1891 yılı aralık ayında tez imtihanları başlamıştır. Bu imtihanların neticesinde elde bulunan listede sınıf mevcudu 17 olmasına rağmen Mehmet Akif bunlar arasında üçüncü gelmektedir. 1893 de baytar mektebinden şehadetnamesini alan Mehmet Akif mektepten birinci olarak mezun olmuştur. Bu sıralarda Şevket ve Babanzade Naim Beylerle birlikte Arapça parçalar üzerinde çalışmış ve bu dile ait bilgilerini genişletmiştir.

 Mehmet Akif baytar mektebini bitirdiği yıl, yani 1893 de, Tophane-i Âmire veznedarı Emin Beyin kızı İsmet hanımla evlenmiş ve Mehmet Akif'in İsmet hanımdan iki kızı ile dört oğlu dünyaya gelmiştir.



--------------------------------------------------------------------------------


Yazı Hayatı

Mehmet Akif, baytar mektebine devam ettiği sıralarda Tanzimat devri son bulmuştur. 0 sıralarda sair Abdülhak Hâmit yeni parlamağa başlamıştır. Yine bu devrin meşhur romancılarından Sami Paşa zade Sezai ise kendisine o zamanlar büyük bir ün kazandıran (Sergüzeşt) isimli romanını henüz yazmamıştır. Yeni yetişen nesilden, Cenap Şebabettin, Tevfik Fikret, Hüseyin Siyret, Hüseyin Suad, Ali Ekrem, Mehmet Rauf ve arkadaşları ise henüz pek silik ve pek yenidirler. Bunlar «Mektep» ismini taşıyan biri derginin etrafında toplanarak kendilerine bir muhit yapmağa çalışıyorlardı. Roman ve hikâyeleri ile edebî kapasitesini belirtmeğe başlayan Halit Ziya Uşaklıgil ise İstanbul'un edebî çevresinden uzak, İzmir'de bulunmakta ve Hizmet gazetesinde yazılarını yayımlamaktadır.

 İstanbul'da yeni yetişen yukarıda isimlerini saydığımız gençlerle, onların arkadaşları ise, Abdülhamid'in istibdat idaresinden göz açarak Recai zade Mahmut Ekrem'in etrafında bir türlü toplanamıyorlardı. Bu sırada (Servet-i Fünun) edebî mektebi kurulmak üzere idi. Gerek tanzimatçılardan hâlâ hayatta kalanlar ve gerekse yeni yetişen nesil Türk edebiyatında bir yenilik yapmak, doğunun tesirinden kurtularak, batının egemenliğine girmek istiyorlardı. Muallim Naci taraftarları ise bunun aksi bir fikir taşıyorlardı. Onlar batının egemenliğini kabullenmekle beraber, yıllardır devam eden Arap ve Acem edebiyatının terkedilemiyeceğini de iddia ediyorlardı. Bunlara göre yüz yıllarca bağlı kaldığımız doğu medeniyetini hiçe saymak, bu medeniyetten faydalanmamak akıl kâri değildi.

 İşte Mehmet Akif 14-15 yaşlarında iken İstanbul'da edebî durum bu merkezde idi. Ortada doğu ve batı diye iki taraf vardı. Tanzimatçılardan arta kalanlarla, yeni yetişen nesil; Muallim Naci taraftarlariyle fikir yönünden çarpışma halinde idiler. Muallim Naci, Mehmet Akif'in mülkiyeden hocası idi. Bu yüeden Mehmet Akif, Muallim Naci'nin tarafını tutuyordu. O yeni olduğu halde, yenilik istiyenlere katılmadı. Yaşadığı muhit ve gördüğü tahsil hayatı onu tabiî olarak Muallim Naci'ye bağlıyordu. Muallim Naci, gazel vadisinde, yeni tarzda bir takım güzel şiirler de yazıyordu. Mehmet Akif, Muallim Naci'nin yalnız gazel vadisindeki şiirlerini taklid etti ve o şekilde şiirler yazmağa başladı. Lâkin sonradan bu ilk yazılarını beğenmeyerek yayımlamaktan vaz geçti ve yırtıp attı. Buna rağmen o bir türlü hocasının tesirinden kurtulamamıştı. İstanbul darülfünununa profesör olduğu zaman bile Muallim Naci'nin (Tevhid) adlı şiirini talebesine yazdırmış ve bütün bir ders boyu bu şiiri açıklayarak Muallim Naci'ye olan bağlılığını ve hayranlığını isbat etmiştir.


--------------------------------------------------------------------------------


Veterinerliği

Mehmet Akif baytar mektebini bitirince Ziraat Nezareti (şimdiki Tarım Bakanlığı) baytarlık işleri şubesinde vazife aldı. Bir müddet İstanbul'da Bakanlıkta masa başında çalıştıktan sonra baytarlıkla Rumeli, Anadolu ve Arabistan'ı dolaştı. Gezdiği yerlerde bulaşıcı hayvan hastalıkları üzerinde incelemeler yaptı.

 Mehmet Akif, ilk şiirini 1895 de yayımladı. Bu şiir (Servet-i Fünun) adlı dergide çıkan (Kuran'a Hitap) adını taşıyan bir şiirdir. Servet-i Fünuncuların en güzel yazılarını meydana serdikleri bu sırada Mehmet Akif, yazı ve fikir arkadaşları olan Herekli Arif Hikmet, Sami Rıfat, Mehmet Kemal, Musa Kâzım, Ahmet Mitat gibi imzalarla, Halil Edip'in çıkarmakta olduğu «Resimli Gazete» de şiirler yazmağa başladı. Mehmet Akif'in bu dergide yayımlanan şiirleri gazel biçiminde ve Muallim Naci yolunda yazdığı bir takım eski şiirlerdir ki, yukarıda da söylediğimiz gibi o bu şiirlerini kitap halinde yayınlamamış ve yırtıp atmıştır. Bir taraftan da Servet-i Fünun dergisine Acem edebiyatından tercümeler yapıyordu.

 1898 yılından sonra Abdülhamit devrinin baskısı arttı. Bu yüzden Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan genç neslin sesi çıkmaz oldu. Hele 1901 - 1908 yılları arasında bu dergide edebiyata ait yazıya hemen hemen rastlayamaz olduk. Mehmet Akif de devre uyarak bu sıralarda mecburen sustu.


--------------------------------------------------------------------------------


Öğretmenliği

4 Ekim 1906 da, esas baytarlık vazifesine ek olarak Halkalı Ziraat mektebi hocalığını da üzerine aldı. 25 Ağustos 1907 de de Çiftçilik Makinist mektebi tahrir hocalığını yapmağa başladı.

 11/11/1908 de İstanbul Darülfünunu umumî edebiyat profesörlüğüne tayin edildi. 14 Ağustos 1908 de çıkmağa başlıyan Sırat-ı Müstakim dergisi, Mehmet Akif için beğenilir bir yayım aracı oldu. Bundan sonra çok sevdiği bu dergiye muntazaman yazılar yazmağa başladı. Aynı yılda Şiraz'lı Sadi'nin yazılarına karşı büyük bir alâka gösterdi ve onun tesirinde kaldı.

 Mehmet Akif'in en çok eser verdiği yıllar 1908-1910 yıllardır. Mehmet Akif'in 1908 yılında Sırat-ı Müstakim dergisinde 29 manzumesi, 1909 da 5 manzumesi, 1910 da  7 manzumesi yayımlandı. Mehmet Akif bu dergide çıkan bütün şiirleri - dördü hariç olmak üzere - 1911 yılında çıkardığı «Safahat» adlı şiir kitabında yayımladı.

 Mehmet Akif manzum hikâye vadisinde çok lirik bir üslupla bize en güzel, içtimaî ve tarihî hikâyeler verdi. Onun 1908 yılından sonra nesir sahasında da büyük bir ilerleme gösterdiğine şahit oluyoruz.


--------------------------------------------------------------------------------


İslam Birliği

Mehmet Akif İslâm Birliği mefkûresine bağlı idi. Bu mefkûresinin ışığını biraz da Muhammed Abdû'dan alıyordu. Bu zat İslam Birliği mefkuresinin yayıcısı idi. Ve Mısır'da yetişmişti. Muhammed Abdû'nun İslâmlık idealinin ana hatları şunlardı:

 a) İslâm dininde reform yapmak,
 b) Arap dilini yenileştirmek,
 c) Hükümete karşı halkın haklarını tesbit etmek,
 d) Batı medeniyet dünyasına kargı, İslâm ülkelerini birleştirmek.

 Bu esaslar, Mehmet Akif'in 1908 den sonra belirmeğe başlayan ve Balkan Harbi ile Cihan Harbi sıralarında inkişaf'eden İslamcılık mefkuresinin kaynağı idî. Bu dört esastan Mehmet Akif yalnız (b) maddesindeki «Arap dilini yenileştirmek» esasını benimsememîşti. Diğer üçü kendi gayesinin bir kopyası olarak kabullendi.

 Mehmet Akif geceleri Şehzade başındaki İttihat ve Terakkinin İlmiyye kulübünde arapca dersleri veriyor ve fırsat buldukça da arapçadan çevirmeler yapıyordu.

 Mehmet Akif İslâm Birliği idealistlerinin çizdiği yolda yürümeğe 1911 yılından sonra bağladı. Fikirlerini evvelâ Beyazıt, Süleymaniye camilerinde verdiği vaızlarla etrafa yayıyordu.


--------------------------------------------------------------------------------


İstifası

Mehmet Akif 11 Mayıs 1913 de, 20 yıldan beri çalışmakta olduğu memuriyetinden istifa ederek ayrıldı. Bu istifaya sebep baytarlık işleri müdürü Abdullah efendinin vazifesinden haksız yere uzaklaştırılmasından doğan teessürdü.

 Mehmet Akif, çok sevdiği ve saydığı şefinin haksızlığa uğramasına tahammül edememiş ve istifa etmek suretiyle hükümet vazifesinden çekilmişti. Bu sırada Mısır'a seyahat yaptı. Balkan Harbi bozgunluğu ve Mısır seyyahati onu kötümser bir hale soktu. Aradığı İslâm Birliği mefkuresini yaymak için büyük bir gayret gösteriyordu. Yazılariyle şimdi memlekete bu mefkûresini aşılıyordu.


--------------------------------------------------------------------------------

 
Millî Mücadele

Mehmet Akif, 1918 yılından sonra bütün ümitlerini kaybederek kötümser olmağa başlıyor. Çünkü Arapların İstiklâl uğrunda çarpışmaları boşa çıkmış, islâm âlemi çökmeğe yüz tutmuştur. İslâm âlemini kurtaracak en aydınlık yol, müslümanların el birliği ile mücadeleleridir.

 Mehmet Akif'in İslâm Birliği ideali sarsılmıştır. Lâkin onu yeniden aydınlığa ve nura kavuşturacak hamle, imkânları da belirmeğe bağlamıştır. Mehmet Akif, Balkan Harbi ve Umumî Harp sıralarında kalemi ile yaptığı gibi, şimdi yine ayni şekilde mücadele hayatına atılmıştır. Mehmet Akif, aslında ruhen kötümserdir. Lâkin görünüşte vazifesinin Türk milletini yeniden ayaklandırmak ve hamleye sevketmek olduğunu idrak etmektedir. Kurtuluş Savağı onun bu ayaklanma ve hamle ümitlerini besleyen bir kaynak olmuştur. Çünkü İslâm memleketlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu içinde mücadeleden vaz geçmeyen ve direnen, kuvvetli bir yığın bulunduğu göze çarpmaktadır.

 İşte Mehmet Akif asil Türk milletinin kalbi olan bu kuvvete yardım edecektir. Onu gayesine ulaştıracak yolda yeni ışıklar parıldamağa başlamıştır. Eğer Türkiye kuvvetlenirse muhakkak ki diğer İslâm memleketleri de uyanacak ve Mehmet Akifin Ümit kestiği İslâm Birliği hülyası yeniden canlanacaktır. Şimdi Mehmet Akif için biricik kurtuluş yolu Türkiye'nin kendini toplaması olacaktır. Bu kararını tatbik mevkiine koyan Mehmet Akif Millî kuvvetlere katılmak arzusu ile 19 Ekim 1920 tarihinde İstanbul'dan Kastamonu'ya doğru yola çıkıyor. Onu Kastamonu halkı parlak bir şekilde karşılıyorlar. Kastamonu'da Nurullah camiinde ve civar kazalarda Kasım ve Aralık aylarında Mehmet Akif Millî Mücadeleye katılmanın lüzumunu belirten bir çok vaızlar veriyor. İstanbul'da yayımlanmakta olan Sebilürreşat şimdi Kastamonu'da çıkmağa başlamıştır.

 Onu bizzat dinlemek bahtiyarlığına ulaşamıyanlar, vaızlarını bu dergide okumak suretiyle millî heyecanlarını körüklüyorlar. Bu yazıları heyecanla okuyan El-Cezire kumandanı Nihat Paşa, Mehmet Akif'i tebrik ediyor. Nihat Paşa, Mehmet Akif'in bu vaızlarını Diyarbakır'daki Cami-i Kebir de cuma namazında okutmuş ve bununla da yetinmiyerek onları matbaada binlerce nüsha halinde bastırarak Diyarbakır, Bitlis, Van illeri ile civar mutasarrıflıkları halkına dağıtmıştır. Biz Nihad paşanın bu telgrafından onun hitabelerinin ne geniş yankılar uyandığını ve millî mücadeleyi ne kadar kuvvetle desteklediğini öğreniyoruz. Padişahlık hükümeti, Millî kuvvetlere aktıldı diye Mehmet Akif'in İstanbul'daki vazifesine son veriyor. 25 Ocak 1920 de Kastamonu'dan Ankara'ya hareket eden Mehmet Akif, yolda Yunan ordularının Ankara'ya yaklaşmakta olduğunu duyunca tekrar Kastamonu'ya dönüyor ve burada yeniden tesirli vaızlarına devama başlıyor. Kurtuluş Savası, Mehmet Akif'e yatan mefhumunun ifade ettiği manayı bütün heyecaniyle duyurmuştur. Şimdi onda İslâm'ı duygularla, vatan duyguları atbaşı gitmektedir.

 Mehmet Akif 1921 de İstiklâl Marşını yazdı. Açılan müsabakada bu marş birinciliği kazandı. İstiklâl Marşı 17 Şubat 1921 de Sebilürreşat dergisinde basıldı. 1 Mart 1921 de Büyük Millet Meclisi kürsüsünde okunarak 21 Mart 1921 de Büyük Millet Meclisi toplantısında millî marş olarak merasimle kabul edildi.

 Mehmet Akif Büyük Millet Meclisinin birinci devresinde Burdur'dan milletvekili seçildi. Bu sıralarda ona Kur'an'ı Kerim'in tercümesi teklif edildi. Tercümeyi Akif, tefsiri ise merhum Hamdi Aksekili yapacaktı.


--------------------------------------------------------------------------------


Mısır Yılları

Bu sırada Mehmet Akif Mısır'a bir seyahat yapmağı düşünüyor.Yaptığı çevirmeleri Mısırdan kısım kısım Hamdi Akseki'ye yollamakta, Hamdi Akseki de eline geçen çevirmeleri hemen tefsir etmektedir. Lâkin Mehmet Akif bu çevirmeleri zamanında yetiştirememektedir. Bu yüzden Diyanet İşleri Başkanlığı Mehmet Akif'e çevirmeyi tamam olarak göndermesini yazıyor. Baskı altına girmeyi kabul etmiyen Mehmet Akif üzerine aldığı bu işi zamanında yetiştiremiyeceğini bahane ederek eseri Diyanet İşleri Başkanlığına, bu hususta aldığı para ile birlikte iade ediyor.

 Kurtuluş Savaşı sonunda kurulan Yeni Türkiye ve dayandığı lâik esaslar, onun yıllardan beri ümit bağladığı İslâm Birliği idealini sarsmıştır. Beklediği şeyi elde edemiyeceğini anlayan Mehmet Akif büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Bu yüzden Mısır seyahati onu oyalıyor. Bu gibi ruhî haller içinde bulunan Mehmet Akif Mısır'dan Ankara'ya geliyor. Bu yılın baharını İstanbul'da geçiriyor. Ve aynı yılın Ekim ayında Abbas Hilmi Paşa ile birlikte Mısır'a gidiyor. Kışı Mısır'da geçiren Mehmet Akif bahara yine İstanbul'a dönüyor.

 1924 ve 1925 yıllarına ait kış mevsimlerini yine Mısırda geçiriyor. Baharları ise İstanbul'a dönüyor. 1926 yılında Mısır'a gidince o bahar İstanbul'a dönmüyor ve bundan sonra Mısır'da daimî olarak kalıyor. Ona Mısır hükümeti Camiatül Mısıriyye Darülfünunda Türk Edebiyatı veya Türk Lisanı profesörlüğünü vermiştir. Mehmet Akif 1936 yılına kadar bu vazifede bulunuyor. Bu sırada Kahire'ye oldukça uzak Hilvan adı verilen küçük ve sessiz bir köyde oturmakta ve derslerini vermek üzere haftanın iki günü Kahire'ye inmektedir. Bir gün Hilvan'da yalnız bir hayat yaşarken adı ve adresi belli olmıyan bir kimse ona Hindistan şairi Muhadded İkbal'in iki kitabını yolluyor. Bu kitapları zevkle okuyan Mehmet Akif kendisi ile İkbal arasında bir benzerlik bularak bundan sonra İkbal'i çok seviyor.

 Mehmet Akif (Safahat) isimli büyük şiir kitabının son cildini teşkil eden «Gölgeler» i 1933 yılında Mısır'da bastırdı. Bu, onun 1918-1933 yılları arasında yazdığı 42 parça şiirinden meydana gelen son eseri idi. Bu sırada Abbas Hilmi Paşanın ölümü Mehmet Akifi çok sarstı.


--------------------------------------------------------------------------------


Son Günleri

Mehmet Akif'i hastalıklar artık sık sık yokluyordu. 1935 yılı temmuz ayında, hava değiştirmek maksadiyle Aliye yakınında, Sükel-Garp köyüne çekildi. Lübnan çamlıklarında onu yakalayan sıtma hastalığı kendisini çok sarsmıştı. İdealinin yıkılmasiyle manen harap okluğu gibi, vücutça da bitkin ve haraptı. Bu sırada Antakya'dan Beyrut'a gelen arkadaşı Ali Hilmi Bey onu bu sessiz hayattan bir müddet olsun çekip kurtarmak için kendisini Antakya'ya çağırdı. Antakya halkı Mehmet Akif'i candan karşıladılar. Bereket Zade Cemil Bey Mehmet Akif'i konağında misafir etti. Mehmet Akif Antakya'dan, Mısır'a dönünce sıtmanın geçmediğini gördü. Şu hale göre kendisine sıtmadan başka bir hastalık daha var demekti.

 Artık hayatı evham ve kuşku içinde geçiyordu, ihtiyarlamıştı. Zayıf ve dermansız kalmıştı. Manevî hayatı gibi, maddî hayatı da sönmeğe yüz tutmuştu. Şimdi onun içini kavuran en büyük hastalık yurt ve vatan hasreti idi. İstanbul'a dönmek ve orada ölmek istiyordu. Mısır'da öleceğinden korkuyordu. 1936 yılı yaz mevsimi başlangıcında Mısır'dan İstanbul'a geldi. Vapurdan çıkar çıkmaz davet edildiği Prenses Emine Abbas Halim'in konağına gitti. Bu konakta üç dört gün misafir kaldıktan sonra tedavi edilmek üzere Nişantaşındaki Sağlık Yurduna götürüldü.

 İstanbul'a döner dönmez hükümet tarafından kendisine 170 lira tekaüt maaşı bağlanmıştı. Onu İstanbul parlak bir şekilde karşıladı. Bu hususta hakkında güzel yazılar yazıldı. Bir ay kadar Nişantaşı Sıhhat Yurdunda tedavi gören Mehmet Akif, hastalığın günden güne şiddetlenmesi yüzünden, Dr. Fuat Şemsi'nin tavsiyesiyle sıhhat yurdundan çıkarılarak Mısır apartmanına götürüldü. Tedavisini Profesör Burhanettin Tuğan üzerine aldı. Burada da bir müddet kaldıktan, sonra Prenses Halim'in Alem Dağındaki Baltacı Çifliğine gitti. Daha Mısır'da bulunduğu sıralarda en büyük arzusu son günlerini bu çiftlikte geçirmekti. İşte bu muradına da kavuşmuştu. İstanbul semtine kanında toplanan suyu aldırmak üzere İstanbul’a iniyordu. Günden güne artan bu acılarla kıvranan Mehmet Akif, İstanbul'a döndükten sonra çok sevdiği memleketinin havasını ancak 6 ay kadar teneffüs edeibildi. 1936 yılı Aralık ayının 27 inci Pazartesi gecesi tam saat 7,45 de gözlerini yumdu.

 İşte sahifelere dar gelen «İstiklâl Marşı» şairimizin, ölümsüz hayâtı...


--------------------------------------------------------------------------------


Kronoloji

1873
 Mehmet Akif İstanbul Fatih Sarıgüzel'de doğdu

1877
 Mehmet Akif 4 yaşında mahalle mektebine başladı

13 Şubat 1878
 İkinci Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatarak 33 yıl sürecek dönemini başlattı.

1879
 Akif, 7 yaşında Emir Buhari İlkokulu'na başladı.

1882
 3 yıllık ilkokulu bitirerek, 9 yaşında Rüştiye'ye girdi.

1885
 12 yaşında Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmına başladı.

1887
 14 yaşında, Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmına girdi.

1887-1888
 Evleri yandı ve babası öldü.

1888
 Akif, 15 yaşında, Baytar Mektebi'ne girdi.

3 Kasım 1892
 19 yaşında, bilinen ilk şiirlerinden Desturu yazdı.

14 Aralık 1893
 20 yaşında, Baytar Mektebi'ni bitirerek memurluğa başladı.

1894
 21 yaşında, İsmet Hanım'la evlendi. Edirne'de gezici görevde bulunuyor.

14 Mart 1895
 22 yaşında, yayımlanan ilk şiiri Kur'an'a Hitap Mektep Mecmuası'nda çıktı.

1896
 23 yaşında, Beşinci Ordu'ya at satın almak için Adana'ya sonradan Şam'a kadar gitti.

20 Mayıs 1897
 Türk-Yunan Savaşı başladı.

1897
 Bazı şiirleri Resimli Gazete'de yayımlandı (24 yaşında).

1899

26 Haziran 1903
 Hersekli Arif Hikmet manzumesini yazdı.

1905
 Rusya'da Çarlığa karşı geniş ayaklanmalar; Muhammed Abduh öldü; Tevfik Fikret Tarih-i Kadimi yazdı. Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti Beşinci Şube Baytar Müfettiş Muavinliği'ne atandı.

4 Ekim 1906
 İlk görevinin yanında, (33 yaşında) Halkalı Ziraat Mektebi'ne kompazisyon öğretmeni olarak da atandı.

29 Aralık 1906
 Küfe'yi yazdı.

25 Ağustos 1907
 (34 yaşında). Çiftlik Ziraat Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı.

28 Ocak 1908
 Seyfi Baba'yı yazdı.

23 Temmuz 1908
 İkinci Meşrutiyet ilan edildi.

28 Temmuz 1908
 Mehmet Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydoldu.

27 Ağustos 1908
 Sebilürreşat'ın ilk sayısı ve Akif'in bu dergide ilk manzumesi Fatih Camii yayımlandı.

11 Kasım 1908
 Darülfünun Edebiyat Müderrisliği'ne atandı.

17 Aralık 1908
 Meclis-i Mebusan açıldı.

13 Nisan 1909
 31 Mart Ayaklanması başladı.

27 Nisan 1909
 İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Reşat padişah oldu.

1911
 (38 yaşında). İlk kitabı Safahat Birinci Kitap adıyla yayımlandı.

29 Eylül 1911
 Türk-İtalyan Savaşları başladı.

5 Mart 1912
 Yazılarının yayınlandığı Sıratı Müstakim, Sebillürreşat olarak adını değiştirdi.

1912
 (39 yaşında) Safahat, İkinci Kitap Süleymaniye Kürsüsünde yayımlandı.

15 Ekim 1912
 Türk-İtalyan Savaşı sona erdi.

8 Ekim 1912
 Balkan Savaşları başladı.

23 Aralık 1912
 Akif İstanbul'dan Mısır'a gitti.

6 Ocak 1913
 Balkan Savaşları'nı sonuçlandırmak için toplanan Londra Konferansı sonuçsuz olarak dağıldı.

20 Şubat 1913
 Akif, Mısır'dan İstanbul'a döndü.

23 Ocak 1913
 İttihatçılar Babıâli Baskını'nı düzenleyerek iktidara hakim oldular.

2 Şubat 1913
 Akif (40 yaşında). Beyazıt Cami Kürsüsü'nde halkı birliğe ve yurt savunmasına çağırdı.

7 Şubat 1913
 Fatih Cami Kürsüsü'nde konuştu.

5 Mart 1913
 Edirne teslim oldu.

11 Mayıs 1913
 Akif memurluktan istifa etti.

30 Mayıs 1913
 Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgarlara bırakıldı. Mayıs-Haziran Safahat, Üçüncü Kitap "Hakkın Sesleri" yayımlandı.

29 Haziran 1913
 İkinci Balkan Savaşları başladı.

10 Temmuz 1913
 Fatih Kürsüsü'nde uzun manzumesi Sebilürreşat'ta yayımlandı.

21 Temmuz 1913
 Edirne kurtarıldı.

10 Ağustos 1913
 Bükreş Anlaşması'yla Balkan Savaşları sona erdi.

14 Ağustos 1913
 Akif'in ilk Tefsir Serifi yayımlandı.

1914
 Fatih Kürsüsünde kitap olarak yayımlandı. Yılın ilk aylarında Akif Mısır'a gitti, Medine'ye kadar yolculuk yaptı.

29 Ekim 1914
 Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'na girdi.

 Aralık (?) 1914
 Akif (41 yaşında). Almanların elindeki esir Müslüman askerlerine propağanda yapmak amacıyla Almanya'ya gönderildi.

5 Mart 1915
 Akif (42 yaşında). Berlin Hatıraları'nı bitirdi.

8 Nisan 1915
 Berlin Hatıraları yayımlanmaya başladı.

25 Kasım 1915
 Sebiürreşat yayınına 5,5 ay ara verdi.

1916 (ilk Ayları)
 Akif (43 yaşında). Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a Gezisi 4-5 ay sürdü.

10 Mayıs 1916
 5,5 aylık aradan sonra Sebilürreşat yeniden yayımlandı.

26 Ekim 1916
 Sebilürreşat 20 ay kadar yeniden kapandı.

1917
 Safahat, Beşinci Kitap "Hatıralar" yayımlandı; (44 yaşında) Akif, Lübnan'a geri döndü; Dar-ül Hikmet-ül İslamiye başkatipliğine atandı.

4 Temmuz 1918
 Sultan Reşat öldü. Vahdettin tahta geçti.

17 Temmuz 1918
 Sebilüreşşat, yeniden yayına başladı.

1918
 "Süleymaniye Kürsüsü"ndenin üçüncü basımı, "Hakkın Sesleri ve "Hatıralar"ın ikinci basımları yapıldı.

30 Ekim 1918
 Mondros Ateşkes Anlaşması imza edildi.

13 Kasım 1918
 İtilaf donanması İstanbul'a geldi.

21 Aralık 1918
 Meclis-i Mebusan kapatıldı.

26 Aralık 1918
 Akif'in "Hala mı Boğuşmak" manzumesi yayımlandı.

15 Mayıs 1919
 İzmir işgal edildi.

19 Mayıs 1919
 Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktı.

12 Haziran 1919
 Sebilürreşat, mandacılığa karşı çıktı.

26 Haziran 1919
 Sebilürreşat, Türklerle Arapların ayrılamayacağını yazdı.

23 Temmuz 1919
 Erzurum Kongresi açıldı.

4 Eylül 1919
 Sivas Kongresi açıldı.

18 Eylül 1919
 Akif (46 yaşında). Asım, Sebilürreşat'ta yayımlanmaya başlandı.

12 Ocak 1920
 Son Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldı.

22 Ocak 1920
 (47 yaşında) Dar-ül Hikmet-ül İslamiye üyeliğine atandı.

23 Ocak 1920
 Akif Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde halkı düşmana ve bozgunculara karşı birlik olmaya çağırdı.

16 Mart 1920
 İstanbul İtilaf Devletleri'nce işgal edildi.

11 Nisan 1920
 Şeyhülislamlık fetvası yayımlandı. Akif (47 yaşında). İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçti.

23 Nisan 1920
 Büyük Millet Meclisi açıldı.

28 Nisan 1920
 Hakimiyeti Milliye Mehmet Akif'in Ankara'ya geldiğini yazdı.

3 Mayıs 1920
 Dar-ül Hikmet-ül İslamiye'deki görevine son verildi.

6 Mayıs 1920
 Sebilürreşat'ın İstanbul'da son sayısı yayımlandı.

3 Haziran 1920
 Biga'da adaylar arasında en yüksek oyu alarak mebus seçildi.

5 Haziran 1920
 Burdur Mebusluğu Meclis'te onaylandı.
 Haziran 1920 İsyancıları bastırmak üzere Konya'ya gönderildi. Daha sonra Burdur ve Antalya'ya gitti.

15 Temmuz 1920
 Mehmet Akif, Meclis'te ant içti. Eşref Edip, Kastamonu'ya geldi.

17 Temmuz 1920
 Burdur Mebusluğu'nu tercih ettiğini Meclis Başkanlığı'na bildirdi. (18 Temmuz'da görüşülüp onaylandı.)

4 Ekim 1920
 Basın ve Haber alma Genel Müdürlüğü, Meclis Başkanlığı'ndan Akif'in irşat için Kastamonu'ya gönderilmei iznini istedi.

19 Ekim 1920
 Kastamonu'ya geldi.

25 Ekim 1920
 Batı Cephesi Komutanlığı'nın isteğiyle, Maarif Vekaleti'nin İstiklal Marşı yarışması açtığı haberi Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

5 Kasım 1920
 Açıksöz'de ilk manzumesi yayımlandı: Kır Ağası'nın Rüyası.

5 Kasım 1920
 Kastamonu Nasrullah Camii'nde Sevr Anlaşması'nı anlatarak halkı birliğe ve milli mücadeleye çağırdı. Avrupa'ya karşı Moskova yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirilmesini savundu.

28 Kasım 1920
 Sebilürreşat'ın Anadolu'daki ilk sayısı Kastamonu'da, Akif'in Nasrullah Camii Kanuşmasıy'la yayımlandı.

3 Aralık 1920
 Kastamonu ilçelerinde yaptığı konuşmalar neşredilmeye başladı.

24 Aralık 1920
 Akif ve Eşref Edip Kastamonu'dan Ankara'ya gitti.

3 Şubat 1921
 Sebilürreşat'ın Ankara'da ilk sayısı yayınlandı.

5 Şubat 1921
 Maarif Vekili Namdullah Suphi Tanrısever bir mektupla Mehmet Akif'e başvurarak İstiklal Marşı Yarışması'na katılmasını istedi.

8 Şubat 1921
 Meclis Kürsüsü'nde tek konuşmasını yaptı. Tevfik Paşa Hükümeti'ne yumuşak bir cevap yazılmasını önerdi. Mustafa Kemal buna karşı çıktı.

10 Şubat 1921
 Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa, Akif'e bir mektup yazarak Nasrullah Camii Konuşması'nı övdü. Onun Diyarbakır'da kitapçık halinde basıldığını haber verdi.

17 Şubat 1921
 İstiklal Marşı Hakimiyeti Milliye ve Sebilürreşat'ta yayımlandı. (Açıksöz'de 21 Şubat tekrar Hakimiyeti Milliye; 14 Mart, Gaye-i Milliye; 26 Mart; Yeni Giresun (?), Öğüt: 29 Şubat!)

26 Şubat 1921
 İstiklal Marşı konusu Meclis'e getirildi. Seçimin Meclis genel kurulunda yapılması kararlaştırıldı.

1 Mart 1921
 İstiklala Marşı Meclis'in ikinci çalışma yılının açılışında okundu, alkışlarla karşılandı.

12 Mart 1921
 (Akif 48 yaşında) İstiklal Marşı Meclis'te tartışılarak kabul edildi.

Mart 1921
 Marş için beste yarışması açıldı.

19 Mart 1921
 Akif'in de içinde olduğu Anadolu'da bir İslam kongresi için hazırlık kurulu ilk toplantısını yaptı.

1 Nisan 1921
 Besteci Ali Rıfat Bey, bestelediği İstiklal Marşı'nı Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda çaldı.

14 Nisan 1921
 (15 Nisan'da Sebilürreşet'ta) Süleyman Nazif'e Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

30 Nisan 1921
 Akif'in Afgan elçiliği ziyareti Sebilürreşat'ta neşredildi.

7 Mayıs 1921
 "Bülbül" Sebilülreşat'ta yayımlandı.

9 Mayıs 1921
 Sebilülreşat-Hükümet ilişkileri Meclis'te tartışıldı.

10 Mayıs 1921
 Akif'in de üye olarak gösterildiği Birinci Grup Mustafa Kemal tarafından kuruldu.

23 Ağustos 1921
 Sakarya Savaşı başladı ve 13 Eylül'de kazanıldı.

12 Eylül 1921
 Akif'in Afgan Elçiliği'ni ziyareti Açıksöz'de yayımlandı.

24 Eylül 1921
 (Ali Şükür'ün konuşması) Kayseri'ye taşınan Sebilülreşat'ın buradaki ilk ve tek sayısı ile birlikte yayımlandı.

1 Kasım 1921
 İstiklal Marşı'ını bestelenmesi konusu Meclis'te tartışıldı. Genel kurul beste seçiminin İstanbul'da yapılması isteğini reddetti.

19 Kasım 1921
 Ali Rıfat Bey'in bestesi Yarın gazetesinde yayımlandı.

10 Aralık 1921
 2,5 aylık bir aradan sonra Sebilürreşat yeniden Ankara'da yayımlandı.

31 Aralık 1921
 Akif ve arkadaşlarının İstanbul'daki ahlaksızlıkların kınanmasıyla ilgili önergesi tartışılarak kabul edildi.

3 Nisan 1922
 (Akif 49 yaşında) "Leyla" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

26 Temmuz 1922
 Akif, İstiklal Mahkemeleri aleyhine oy kullandı.

29 Temmuz 1922
 Üç milletvekiliyle birlikte Akif'in, askerlerin bayramını kutlamak üzere cepheye gittiği açıklandı.

26 Ağustos 1922
 Türk ordusu Büyük Taarruz'a başladı.

9 Eylül1922
 Türk ordusu İzmir'e girdi. Meclis'te Sebilürreşat'a yardım konusu tartışıldı. Basına hükümet yardımı kesildi.

1 Kasım 1922
 Padişahlık kaldırıldı.

16 Aralık 1922
 Akif, Eğitim Komisyonu Başkanlığı'ndan istifa etti.

19 Ocak 1923
 2 ay ve 7 günlük bir aradan sonra Sebilülreşat yeniden yayımlandı.

29 Ocak 1923
 Yunus Nadi'nin Cumhuriyet'te Yeni bir Savaş Devri başlıklı yazısı mecliste tartışıldı. Akif ve arkadaşlarının yazıya itirazları kabul edilmedi.

1 Nisan 1923
 Meclis, seçimlerin yenilenmesi kararını aldı.

12 Nisan 1923
 Sebilürreşat'ın Ankara'da son sayısı çıktı. Mayıs 1923 Mehmet Akif 50 yaşında, İstanbul'a döndü.

16 Mayıs 1923
 Sebülürreşat, taşınmasından 3 yıl sonra yeniden İstanbul'da yayımlanmaya başladı.

Ekim 1923
 Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyan Mehmet Akif kışı geçirmek üzere Mısır'a gitti. (1924 baharında dönecek, kışın yeniden gidecek,1925 baharında tekrar gelecek ve sonbaharında yeniden gidecektir.)

29 Ekim 1923
 Cumhuriyet ilan edildi.

3 Mart 1923
 Halifelik kaldırıldı. "Eğitimin Birleştirilmesi Yasası" çıktı. Şer'iye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı.

5 Mart 1925
 Sebilürreşat'ın son sayısı yayımlandı.

6 Mart 1925
 Hükümet, diğer bazı yayım organlarıyla birlikte Sebilürreşat'ı kapattı.

Mayıs 1925
 Sebilürreşat'ın sahibi ve müdürü Eşref Edip Fergon, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklandı.

1925
 Mehmet Akif (52 yaşında) Mısır'a gitti.

2 Eylül 1925
 Bakanlar Kurulu türbe ve zaviyelerin kapatılmasını (Kanun: 30 Kasım), memurların şapka giymesini (Kanun: 25 Kasım) kararlaştırdı.

17 Şubat 1926
 İsviçre Medeni Kanunu uyarlanarak kabul edildi.

1926
 Annesi 90 yaşında İstanbul'da öldü. 53 yaşındaki Akif, Mısır Darülfünunu Edebiyat Şubesi, Edebiyet-ı Türkiye müderrisliğine atandı. (1936'ya kadar)

10 Nisan 1928
 Anayasa'dan devletin dini, din-i İslamdır ve din hükümlerinin meclis tarafından yerine getirileceği ibareleri çıkarıldı.

1928
 Akif'in damadı Ömer Rıza Doğrul, Safahat'ın mevcudu tükenmiş ciltlerini yeniden bastırdı. Kabil Elçiliği'ne giden Hikmet Bayur, Mısır'da Akif'ten Kur'an çevirisini istediyse de alamadı.

1 Aralık 1928
 Yeni harfler kullanılmaya başlandı.

1 Ocak 1929
 Eski yazıyı kullanma yasağı başladı.

1 Eylül 1929
 Okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı.

22 Ocak 1932
 Türkçe Kur'an ilk kez Yerebatan Camii'nde okundu.

1932
 Mısır'a giden Eşref Edip Akif'in Kur'an çevirisini vermeye ikna edemedi.

7 Şubat 1933
 İstanbul'da bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı.

1933
 Akif (60 yaşında), Mısır'da Safahat'ın yedinci kitabı Gölgeler'i bastırdı.

1935
 Mısır'da hastalanan Akif (62 yaşında), tedavi olmak için Lübnan'a gitti. Oradan Antakya'ya geçti.

19 Haziran 1936
 63 yaşına Akif hasta olarak İstanbul'a geldi.

27 Aralık 1936
 Mehmet Akif, İstanbul'da siroz hastalığından öldü.


--------------------------------------------------------------------------------


KİŞİLİĞİ

a. Edebî Kişiliği

Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas Fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren manzum hikâye biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur.

 Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı eserinin plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç muböyle yazı yazmayınızi düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur.

 Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği anlayışına bağlı kalarak sanat sanat içindir görüşüne karşı çıkmış, libas hizmetini, gıda vazifesini gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır.

 Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.

 Mehmed Âkif'in Sırât-ı Müstakîm ve onun devâmı olan Sebîl-ür-Reşâd mecmuasında çıkan yüz kadar muhtelif makalesi, elli kadar tercümesi ve şiirleri vardır. Fakat Âkif günümüzün hatta Türk târihinin en önde gelen destan şâirlerinden biridir. Şiirleri edebiyat târihimizde büyük önem taşır.
 Şiirlerinde bâzan düşünce, bâzan duygu ön plandadır. Aruzu en güzel şekilde kullanan şâirlerdendir. Şiirlerinde bir taraftan hürriyet, doğruluk, samimiyet, vatanseverlik, adâlet, istiklâl gibi ahlâkî kıymetleri telkin ederken, diğer taraftan cemiyetlerin çökme sebebi olan riyakârlık, münâfıklık, korkaklık, dalkavukluk, tembellik, zulüm gibi fenalıklara şiddetle hücûm eder.
 Mehmed Âkif yaşadığı devri bütün genişlik ve derinliği ile şiirlerinde yansıtmaya çalışmış bir Türk şâiridir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk milletinin içinde bulunduğu acıları, sevinçleri, ümidleri ve hayal kırıklıklarını manzum bir târih, bir roman, bir hikâye, bir destan havası içinde anlatmaya çalışmıştır. Eserlerindeki kişiler de aydın, cahil, yobaz, züppe, şehirli, dinli, dinsiz, sarhoş, gariban, külhanbeyi vs. gibi cemiyetin hemen her kesiminden insanlardır. Çevre olarak da saray, konak, câmi, sokak, bayram yeri, mevlit cemiyeti, savaş yeri, mahalleler, köhne evlerin odaları, oteller vs. şeklinde yaşadığı devrin bütün husûsiyetlerini aksettiren yerleri seçmiştir. Çalışma tarzı olarak, önce görüp incelemeyi, not ederek veya aklında tutarak ve sonra şiir taslakları kurup, onun üzerinde çalışmayı prensip edinmiştir. Müşâhade ve kompozisyona büyük önem vermiştir. Şiirinde kapalılık yok gibidir. Her şeyi açık açık yazmaya çalışmış, müphem duygulardan, yüce ve fizik ötesi mefhumlardan ve süslü hayallerden uzak durmuştur. Kişilerini ve çevreyi resimvâri ve heykelvâri tasvirlerle anlatmıştır. Mehmed Âkif, muhtevâ yönünden edebî ekollerden realist, biçim verdiği değer bakımından parnasçı ve bâzı şiirlerinde de naturalist bir hava içindedir. Şiirlerinde şahsî üzüntüleri, arzu ve istekleri yok gibidir. Toplumun dertlerini konu edinmiş, onlar adına gülmeye ve ağlamaya çalışmıştır. Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gâyesidir.

 Âkif, ahlâksız edebiyata düşmandır. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanları sevmemiştir. Şiirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri bol bol yer alır.
 Şiirleri manzum hikâyeler, hitâbet şiirleri, lirik şiirler ve taşlama şiirleri şeklinde sınıflandırılabilir. Bunlardan manzum hikâyeleri sosyal konulu, hitâbet şiirleri didaktik muhtevalı, lirik şiirleri vatanî, millî ve dînî coşkunluklarla dolu, taşlama şiirleri de şakadan hicve kadar uzanan tenkitleriyle doludur.

 Mehmed Âkif şiirlerini çoğunlukla kuralsız nazım şekliyle yazmıştır. Vezin olarak yalnız aruzu kullanmış, ama heceye de karşı olmamıştır. Üslûbu, şiirlerindeki olaydan ve fikirden daha önce göze çarpar. Süse ve yapmacığa kaçmadan yaşayan halk ifâdeleriyle kurulmuş, çekici bir anlatışı vardır. Halk dili ve üslûbunu hemen her şiirinde kullanmasına rağmen, bu konuda en çok muvaffak olduğu eseri Âsım oldu. Bol fiil ve sıfat kullandığı şiirlerinde aşırı sadelikten ve yapma dilden kaçınmış, Servet-i Fününcuların ağır ve cansız lisanından da uzak durmuştur.
 Şiirlerinde tahkiye, tasvir, hitap, muhâvere gibi bütün anlatım yollarını başarıyla kullanmıştır. Bilhassa muhâvere (karşılıklı konuşma) anlatım yolu onun şiirlerinin en önde gelen özelliklerinden olmuştur. İç âhenk, daha çok lirik şiirlerinde görünür. Fazla mecaz kullanmaktan kaçınmıştır.
 Memleketin sosyal meseleleri, şâhit olduğu elem verici olaylar ve çilekeş Anadolu insanlarının hâlini sık sık şiirlerine konu edinerek ele almış, duygu ve düşüncelerini samimi ifâdesiyle dile getirmiş, çâre için çeşitli teklifler öne sürmüştür. Osmanlı Devletinin Tanzimâtın îlânıyla başlayan, meşrutiyet îlânlarıyla devam eden ve İttihat ve Terakki Partisinin iktidârı zamanında son hadde vardırılan yıkılışa götürücü hareketlerle kısa zamanda târih sahnesinden silinmesi, dünyâdaki Müslümanların ilim ve teknikte Avrupa'dan geri kalmış olması ve başsız kalarak herbirinin ayrı ayrı yollar tutup parçalanmaları karşısında, feryâd edici şiirleri vardır.

 Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da Millî Şâir ismini almıştır.


--------------------------------------------------------------------------------

Milli Eğitim Bakanlığı Resmi Web Sitesinden Alınmıştır....


 -------------------------------------------------------------------------------
b. Diğer Yönleri

Dr. Yılmaz Karakoyunlu

1. Âkif’in Uygarlık Anlayışı
 Mehmet Âkif, yaşamı boyunca asrî olmamakla, çağının gerçeğini kavrayamamakla itham edilmişti. Bunu büyük bir tevekkül ve sabırla karşılıyor, hakkındaki kanaati değiştirmek için düşünce ve yaşam biçiminde hiçbir değişiklik yapmayı düşünmüyordu. Öldüğünde Cenap Şahabattin Âkif için “Şu mânâda asrî değildir ki, rindce hal ve vaziyeti içinde uzak mazilerin temizliğini taşır. Hattâ bir görüşe göre Âkif’i edebiyat bakımından da asrî görmeyebiliriz. Öyle ya, her devrin bazı belâgat, bazı fesâhat hastalıkları vardır ki ona tutulanlar bir müddet bunun farkına varamazlar. Bu geçici kelime ve mânâ salgınlarının son elli senede edebiyatımız, türlü musablarını (düşkün) gösterdiği halde, Âkif’in eserleri tabiat vergisi olarak garip bir muafiyet sâyesinde onların hepsinden masûn (dokunulmamış) ve tamamiyle tendürüst kaldı” Âkif’in eleştirilen medeniyet anlayışı, gerçekte, İslâm’ın tarif ettiği dürüst ve ahlâki düzenin dışına çıkan yaşam biçimiydi. Âkif, Batı’nın sahip olduğu medeniyeti hiçbir şekilde inkâr etmemiş, aksine bu uygarlığın ulaştığı düzeye İslâm toplumlarının da ulaşması dileğini dile getirmişti. Nitekim Berlin’den bulunduğu dönemde, Almanya’yı yakından tanımak istemiş, her fırsatta Batı’nın ulaştığı bilim ve teknik düzeyinin üstünlüğüne hayranlığını belirtmiş, ancak fikir ve ahlâk yönünden Batı medeniyetinin önemli ölçüde eleştirilecek yönleri olduğunu aktarmıştı. Berlin Hatıraları isimli şiirinde yaşamı yönlendiren uygarlık anlayışının farkına işaret etmiştir. Batı’da gözlediği yaşam biçimini, ve biçimi oluşturan toplumsal değer yargılarını çok isabetli gözlem ve tahlillerle ortaya koyuyordu.

 Âkif’in Berlin seyahati ilginç bir öykü ile başladı. 1915 yılı ortalarına doğru, savaşta müttefikimiz olan Almanya, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki Müslüman esirlere iyi muamele ediliyordu. Hattâ, Müslüman esirlerin ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ettiler. Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları tavrı göstermek için bir heyet dâvet etti. Böylece, Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan manzara içinde takdim edilecekti. Halifenin en k&#
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 10:27:02 ÖÖ Gönderen: mehmet » Logged
mehmet
cimbombom
Administrator
süper üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 306



Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #1 : Eylül 16, 2007, 05:24:22 ÖÖ »

Eserleri

Nazım

1. "Safahat Birinci Kitap": İçinde 44 manzumevardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır.

2. "Safahat İkinci Kitap": Süleymaniye Kürsüsünde Süleymaniye Camii'ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir.

3. "Safahat Üçüncü Kitap": Hakkın Sesleri Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır.

4. "Safahat Dördüncü Kitap": Fatih Kürsüsünde İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü'ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır.

5. "Safahat Beşinci Kitap": Hatıralar Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarılmakta, İslamiyeti gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif'in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır.

6. "Safahat Altıncı Kitap": Asım 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif'in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade(Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir.

7. "Safahat Yedinci Kitap": Gölgeler Akif'in 1918-1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41'dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.

8. "Son Safahat": Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif'in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943'teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat'ın daha sonraki basımlarında Son Eserleri başlığı altında verilmiştir. M.Ertuğrul Düzdağ'ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir.

9. "Safahat (Toplu Basım)": 6 Safahat'ın ve Son Safahat'ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur.


--------------------------------------------------------------------------------

Nesir

1. "İttihat Yaşatır, Yükseltir, Tetrika Yakar Öldürür" : Mehmet Akif ile Aksekili Ahmet Hamdi Bey'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde yaptıkları birer konuşma Mev'aziz-I Diniye Birinci Kısım adıyla bastırılmıştır. Buradaki 54-60. Sayfalar Mehmet Akif'in konuşmasını kapsamaktadır.

2. "Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde" : Akif'in Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nden yaptığı konuşmasıdır. Akif, Sevr Anlaşması'nı anlatmaktadır.

3. "Kur'an'dan Ayetler ve Nesirler": Üç bölümlük eserin birinci bölümünde Kur'an Tefsirleri, ikinci bölümde Milli Mücadele döneminde yazılmış üç tefsiri ile Kastamonu ve ilçelerindeki vaazları üçüncü bölümde ise edebiyat yazıları, hasbihalleri yer almaktadır.

4.  "Mehmet Akif Ersoy ( Safahat ve İstiklal Marşı Şairi), Kur'an -I Kerim'den Ayetler (Meal-Tefsir)- Mev'izeler (Balkan Harbi'nde-Milli Mücadele'de)": Hazırlayan: Suat Zühtü Özalp. Birinci kısımda Akif'in yorumladığı ayetlerin Kur'an yazısı ve Latin harfleriyle okunuşu, meali ve tefsiri veriliyor. Bunların sayısı 32'dir. İkinci kısım da sekiz konuşma vardır. Bunlardan üçü Balkan Savaşı yıllarında yapılmıştır. Zağanos ve Nasrullah Camiileriyle Kastamonu ve ilçelerindeki konuşmalarından oluşur.

5. "Mehmet Akif, İstiklal Marşı Şairimizin İstiklal Harbindeki Vaazları": Hazırlayan: Hasan Boşnakoğlu

6. "Babanzade Ahmet Naim, Profesör Abbas Mahmut Akkad, Mehmet Akif: İman ve Ahlak": Hazırlayan: Süleyman Fahir

7. "Mehmet Akif Ersoy Hutbeler": Sadeleştiren: Maruf Evren


--------------------------------------------------------------------------------

Çeviri

1. "Müslüman Kadını": Mısırlı Ferid Vecdi'den tercüme edilmiştir.

2. "Hanoto'nun (Hanotaux) Hücmuna": Muhammed Abduh'un İslami Müdeafaası Fransız Dışişleri Bakanlarından Hanotaux, yazdığı bir makalede, İslamın medeniyeti kabule elverişli olmadığını ileri sürmüş, Muhammed Abduh da buna bir cevap vermiştir. Akif'in bu çevirisi, daha sonra kitap haline getirilmiştir.

3. "İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler": Abdülaziz Çaviş'ten çevrilmiştir.

4. "Anglikan Kilisesi'ne Cevap": Abdülaziz Çaviş'ten tercüme edilmiştir. Kitap ayrıca Hazreti Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi adıyla da Mehmet Akif'in çevirisinden yayımlanmıştır.

5. "Mehmet Akif Külliyatı": Hazırlayan İsmet Hakkı Şengüler. Akif'in çevirilerine ayrılmıştır.

6.Orani: (Kamil Flamaryon'dan)

7. "Hadika-i Fikriyye": (Ferit Vecdi'den)

8. "Müslümanlıkla Medeniyet": (Ferit Vecdi'den)

9. "Medeniyet-i İslamiye Tarihi'nin Hataları": (Şiblinnumani'den) Corci Zeydan tarafından yazılan Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin hatalarını göstermek amacıyla Hintli Şiblinnumani'nin yazdığı eserlerdir.

10. "Asr Suresi Tefsiri": ( Muhammed Abduh'dan)

11. "Alemi İslam": Hastalıkları ve Çareleri:         (Abdülaziz Çaviş'ten)

12. "Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti?": ( Abdülaziz Çaviş'ten)

13. "Kavmiyet ve Din, İslam ve Medeniyet":          (Abdülaziz Çaviş'ten)

14. "Esrar-ül Kur'an": (Abdülaziz Çaviş'ten) Bu eserin çoğu bölümünü Mehmet Akif Ersoy tercüme etmiştir.

15. "İslamlaşmak": (Sait Halim Paşa'dan) Fransızcadan çeviridir.



--------------------------------------------------------------------------------


Mehmet Akif'ten Anılar

Anı (1)

Bir Ölüm Hikayesi

M. Fehmi Reyhan

Altı ay evvel İstanbul rıhtımına yanaşan vapurun merdivenlerinden süzülen bir gölgeyi birdenbire tanıyamamış, dikkatle yüzüne bakınca, büyük bir faciayla karşılaştım. Midhat Cemal ‘eyvah’ dedi. Bu eyvah içime işledi. Bu görüntü M. Akif’e aitti. Üstad hakikaten erimişti. Ama memleket havasının onu düzelteceğine inanıyordu. Ölümünden üç gün evvel, yakın bir akrabayı ziyarete getireceğimi söyleyince:
 - Hayır getirme! İnşaallah ben kendimi toplar toplamaz, kendisini görmeye gideceğim, dedi. Bu ümidini sonuna kadar muhafaza etti.

 İlaç almalarının dışındaki zamanlarda da bunları yaptı. Ancak, sıhhati de gün geçtikçe bozuluyordu. Durumunun ağırlaşması üzerine köşke değil Beyoğlu’ndaki bir apartmana misafir edildi. 26 Aralık’ta durumu düzelir gibi oldu. Memleket meseleleri hakkında sorular sorar, konuşmalar yapar durumdaydı. 26 Aralık 1936 saat 19:30. Durumu iyi. Neşeli, her zamankinden daha sağlıklı bir görüntüsü var. Misafirlerden sonra kızı ve eşiyle görüşmüş. Saat 20:10’da durumu ağırlaşmış. Yaşadığı krizlerden biri gelmiş. Bu kriz nefes alıp vermesini öyle zorlaştırmıştır ki dayanılmaz bir hal almıştır.

 Kur’an okunmaya başlanmıştır. Kur’an’la beraber son nefesini verdi, dünyevi ızdıraplardan kurtuldu. Pehlivan, dağ gibi, duygusu da, fikri de coşkun ve büyük insan M. Akif erimiş, erimiş ve iyi bir kul olmaya çalıştığı Rabbine kavuşmuştu.

Anı (2)

Mektep Arkadaşının Çocukları

Mithat Cemal KUNTAY

 Baytar mektebindeyken, sınıf arkadaşı Hasan Efendiyle Akif o kadar dosttu ki birbirlerine söz veriyorlardı, ileride çoluk çocuk sahibi olurlarsa ölenin çocuklarına kalan bakacaktı. Bunu bana anlattığı sıralarda Akif genç ve Hasan Efendi, yaşlı olmakla beraber dinçti: Baytar mektebindeki bu fazilet mukavelesinin tatbikine çok vakit vardı. İçimden güldüm. Kendi kendime düşünüyordum: Mektepteyken insanlar, umumen, seciye kahramanıdırlar fakat yaş ilerleyip de insan hayata karışınca... Akif:
 - Ne düşünüyorsun? Dedi.
 - Hiç. Dedim.

 Aradan yıllar geçti. Meşrutiyette, Baytar Müdüriumumîsi Abdullah'ı, Ziraat Nazırı, derecesini indirerek başka yere kaydırdı. Akif, onun muaviniydi; öfkeleniyordu: Abdullah Bey Mon Pelye'de ziraat okumuştu. Ona karşı bu haksızlık reva mıydı? Bu öfke o kadar fazilet: Erdem, mukavele: Sözleşme, umumen: Bütünüyle, seci-ye: Karakter, Müdüriumumi: Genel Müdür şiddetliydi ki, anlıyordum, kendine ait olmayan bu haksızlıktan Akif kendi aleyhine bir netice çıkaracaktı. Nasıl ki, ertesi gün, Ziraat Nezaretindekî memuriyetinden istifa etti.

 Beylerbeyi'ndeki evinde kendi yağı ile kavruluyordu. O sırada, ona, her cuma, sabahtan gidiyordum: Kitap okuyorduk. Sabahtan gittiğim için de öğle yemeklerine ondaydım. îstifadan sonra mazeretler bularak yemeklerden sonra gitmeye başladım: Evin ıstırabı o derece belliydi.
 Bir cuma Akif'in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malûmdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Akif'in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım. Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Akif'in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti.

 Bir cuma, sofada, çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak, Akif e sordum:
 - Kim bu yavrular?
 Akif cevap vermedi.
 Odaya girince, bu üç ıstırabını, bu misafir çocuklarını Akif’le takılarak tebrik ettim. Akif in yüzü değişti:
 - Misafir çocukları değil, benîm çocuklarım! Dedi.
 Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?
 - Hasan Efendi öldü de..Dedi; ve bu çocuklar, kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendinin çocukları. Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.

Anı (3)

Söz Namustur

Mithat Cemal KUNTAY

 Akif için kelimelerin mefhumu tek, bu mefhumların rengi tekti. Renkler kalın çizgilerle ayrılmıştı. Birinin nerede başlayıp ötekinin nerede bittiği belli olmayan ve bir mefhuma girmiş iki renk onun dünyasında yoktu. Bir işin takribenligi onun gözünde yalan kadar çirkindi. Kırmızıya pembe diyorsanız cürümdü, ona dörtte gidecek de dördü on geçe gitmişseniz, geç kaldığınız bu on dakika kabahatti. Bundan, o, kocaman bir namus mefhumu çıkarıyordu. Ben de bu iri yarı namusa bazan kızıyor, bazan gülüyordum. Treni kaçıramazdınız: Namusa mugayirdi.
 Meşrutiyetin ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Akif in hazzetmediği şeyler işlemedi. Araba, tramvay, şimendifer ve vapur... Çapa'daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat... Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğine hayret ettim:

 Beylerbeyi'nden nasılsa Beşiktaş'a bir vapur işlemişti. 'Bu kadar mı? dedim. Tabi ki bu kadardı. Ve tabi ki Beşiktaş'tan Çapa'ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş'tan Çapa'ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu:
 Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.
 İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması, o gün beni ürküttü.
 - Akif, dedim; sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!
 - Ben böyleyim! dedi.
 - Ben de böyleyim! dedim.
 Bu vak'adan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğini gibi onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar mazeret-i meşrua değildi.

Anı (4)

Avrupalının Gerçek Yüzü

Mithat Cemal KUNTAY

 Sinirlerine dokunan bir mısra vardı:
 Milletim nev'-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin! (İnsanlık milletimdir, yeryüzü vatanım) Bu mısraı okuduğum gün acı acı gülerek;
 -Sen de bu yalana inanıyor musun? Bir Avrupalının nev'-i beşerinde, rûy-i zemininde Türkler ve Müslümanlar dahildir sanıyor musun? Dedi. Sonra tuhaf bir şey anlattı:
 -Umumî Harpte biz üç kişi Berlin'e gittiğimiz zaman Alman Hükümeti bize ne dedi bilir misin? Türklerle ittifak ettik diye Rayiştak'ta Katolik mebuslar bağırıyorlar, Müslümanlar ve Türkler gibi vahşîlerle medenî Alman milleti nasıl birleşir? diyorlar. Makaleler yazınız da Türklerin ve Müslümanların da insan olduklarını bu adamlara karşı ispat edelim. dedi.
 -Acayip! dedim.
 -Bundan daha acayibi var! dedi; yine ; Umumî Harpte Viyana'da idim; bir gece Viyana kiliselerinin çanları çalmaya başladı; otelin penceresinden baktım; caddede her elde bir mum, herkes haykırıyordu. Kendi kendime: Müttefikimiz Viyanalılar galiba cephede bir muzafferiyet kazandılar. dedim. Sokağa fırladım. Bir dükkâncıya:
 -Bir zafer haberi mi var! dedim.
 Adam:
 -Zafer de söz mü? dedi. İngilizler Müslümanlardan Kudüs'ü aldılar: İngiliz ordusu Allenby'nin kumandasında Kudüs'e girdi. Mukaddes şehir aydan kurtuldu, haça kavuştu. Ve Akif bunu anlattıktan sonra gözlerime dik dik baktı:
 -Milletim nev'-i beşer, vatanım rüy-i zemin! Öyle mi? dedi. Sonra ilâve etti:
 -Biz bu yalana inanırsak, ne milletimiz kalır, ne rûy-i zeminimiz! Avrupa'nın nev'-i beşerinde ben
 yoksam, benim nev'-i beşerimde de o yoktur.

Anı (5)

Akif Türk Olarak Yaşadı

Hasan Basri ÇANTAY

 Evet, ona tam bir İslâm şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şairi! Fakat, Türk daima başta kalmak şartıyla. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Akif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.

 Akif'in bir vak'asını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir'e gelmişti. Onun samimî arkadaşlarından biri Gönen'e teşkilât kurmaya gitmişti. Dönüşünde o arkadaş dedi ki:
 - ( )'ler Türklere cefa ediyorlar. Millî teşkilâtı boğmaya çalışıyorlar.
 Akif'in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:
 - Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz!
 Akif'in beraberinde bulunan İstanbul'dan gelen bir kişi, Üstat, sizi Türkçü görüyorum. demek istedi. Akif'in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:
 - Ya ne zannediyorsun? Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!

Âkifname, s. 225, İstanbul 1966


Anı (6)

Eşref Edip Anlatıyor;

Akif'in Mısır'daki Yaşayışından Sahneler

Hâlvan'daki Yuvası
 Mısır'da Kahire'den uzak bir köye, Hâlvan'a çekilmişti. Orada münzevi denecek bir tarzda yaşıyordu. Haftada iki gün Kahire'ye iner, darülfünundaki dersini okutur, dersten çıkar çıkmaz hemen trene atlar, Hâlvan'a dönerdi.

 Bazen Prens Halim Beyin dairesine uğrar, İmameddin Beyi ziyaret eder; bazen de Ezher'e gider, orada pek sevdiği Yozgatlı İhsan Efendinin odasında oturur, Türk talebe ile birlikte çay içer, sohbet eder, geç kalmış gibi hemen koşa koşa Hâlvan'a dönerdi.

 Kışın Abbas Halim Paşa Hâlvan'a gelince daima onunla görüşür. Kahire'de Prens Halim Beyi ziyaret eder, onların sohbetinden büyük zevk alırdı. Bir de Hâlvan'da onun çok sevdiği bir dostu vardı: Abdülvehhab Azzam. Ahlâkı da irfanı gibi yüksek olan bu aziz dost da, onun için büyük bir varlıktı.

 Fakat yaz geldi mi artık görüşecek kimse kalmaz, büsbütün inzivagâhına çekilirdi. Ara sıra Ezher'deki birkaç Türk talebe onu ziyaret eder, onlarla hoş vakitler geçirirdi. Yalnız son zamanlarda bir yaz İskenderiye'ye, bir yaz Antakya'ya, hastalığında da Lübnan ve Antakya'ya birkaç aylık seyahat yapabildi.


Şehir Onu Bunaltıyordu
 Şehirde dolaşmaktan, kalabalıktan, insanlardan çok sıkılırdı. Ben 1932'de ilk Mısır'a gittiğini zaman Kahire'nin görülecek yerlerini bana göstermek için birkaç saat şehirde kalışı onu âdeta bunaltıyordu.

 Büyük bir izaz olmak üzere, birlikte Ezher'i, müzeyi. Darülfünunu, Hayvanat bahçesini, büyük camileri gezdik, ehramları gördük.

 Bir cuma günü de Mısır'ın, belki de İslam âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafızı, Şeyh Muhammed Rıfat'ı dinledik:
 - Bir de buranın en meşhur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin, dedi.
 Görüyordum ki üstat şehirde bunalıyordu. Kahire'de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevi hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı.


Hatimle Teravih
 Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı, senelerce Kur'an tercümesi ile meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur'an'ı su gibi ezber okurdu.
 - Allah'a hamdolsun, demir hafız oldum derdi. Şimdi Ramazanlarda teravihi hatimle kıldırıyorum.
 - Hangi camide?
 - Camide değil, evde. Bizim oğlan (Tahir) cemaat oluyor, ben imam, beraber kılıyoruz. Birkaç rekât sonra, bakıyorum, Tahir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben hem imam hem cemaat oluyorum.


Dayanıklı Müslüman
 Müderris İhsan Efendi anlatıyor: Bazı Ramazan geceleri biz de üstada cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.
 - Üstat, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz, derdik.
 - Evet, derdi. Ben bunu Hocama da yazdım. Dedim ki: Ben Kur'an'ı himmetinizle takviye ettim. Şimdi hatimle teravih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder.


Sakin Geçen Zamanları
 Üstat Mısır'a hicret ettiği zaman iki sene kadar Abbas Halim Paşanın misafiri oldular. Paşanın Hâlvan'daki büyük sarayının karşısında küçük bir köşk var. Orası üstada tahsis olunmuştu. Üstat orada çok sakin, müsterih bir hayat geçirdi. (Firavunla yüz yüze) şiirini orada yazdı. Bu şiirini Abbas Halim Paşanın refika-i muhteremeleri Prenses Fahrünnisa Hatice Hanımefendi Hazretlerine ithaf etti.

 Burada geçirdiği senelerin, hayatının en sükûnetli zamanları olduğunu üstat daima söylerdi.
 Sonra ailesini de Mısır'a götürünce ayrı bir ev kiraladı. Hâlvan'ın bir köşesinde, sahra yanında bir evceğiz.


Anı (7)

Çanakkale Şehitleri ve Yazılışı

Mithat Cemal KUNTAY

 Ne Mehmet Akif ne Eşref Bey o gece uyuyabildiler... Mehmet Akif daha sonra, yine beraber geçen hayat safhalarında o geceyi daima hatırladı. Çünkü o gece Mehmet Akif, Çanakkale destanını yazmadan canını almaması için Allah'a yalvardı: Bu, bir çocuk yakarışı idi. Masum, tertemiz, hiçbir fâni hissin ucuna dokunamadığı bir yalvarış...

 Eşref Bey anlatır: Hayatımda, Mehmet Akif kadar vakar ve ciddiyetini muhafaza eden insanlara az rastlamışımdır: Bu, mücerret bir tevekkül duygusunun neticesi değildi: Kadere rıza gösterme felsefesinin yanında, dünya nimetlerine olan istiğnanın da tezahürü idi. Biz İstanbul'dan çıkarken, ailesine, Teşkilât-ı Mahsusa'nın hiçbir murakabe ve teftişe tâbi olmayan müstakil kasasından para bırakması için öyle ısrar etmiştim ki, beni reddederse kıracağını anladıktan sonra muvafakat etmiş ve emin olunuz, kızararak:
 - Siz ne isterseniz yapınız. Rica ederim, bu mevzulara beni muhatap yapmayınız., demişti. Fâni nimetler için bu kadar müstağni bir insanın, şahsî mevzular üzerinde hassas olmaması mümkün müydü?

 El-Muazzam istasyonundaki o çöl gecesi, heyecan ve edebî kudretini, vatanının ve milletinin saadeti, istiklâli, fazileti uğruna vakfetmiş büyük bir şairin, rabbani ve ilâhî olduğuna şüphe olmayan heyecan ve vecdi andıran istiğrakına şahit oldu. Akif, âdeta cezbe hâlinde idi... Çok az konuşan bu büyük şair, şimdi, bir çağlayan hâlinde idi. Benimle değil, âdeta kendi kendisine konuşuyordu: Milletinin büyüklüğüne, kahramanlığına, yiğitliğine inanmıştı. İnanıyordu... Medeniyet ve teknik, işte bütün vasıtalarıyla Çanakkale'ye yığılmıştı: Para, vasıta, malzeme, insan, her şey boldu. Ya biz? Biz bunların sadece birisinden değil, her şeyinden mahrumduk. Neyimiz vardı? Mehmetçiğin imânı.... Âsım'ın nesli dediği ve babasının talebesi Köse İmam'ın oğlu olan Âsim, 1914-1918 Birinci Dünya Harbi'nin ve daha sonra 1918-1932 Millî Mücadele devrinin destanını yaratmış olan o eşsiz, o fedakâr, o kahraman neslin bir örneği idi: Çanakkale'de, Sarıkamış'ta. Galiçya'da, Filistin'de, daha sonra İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da kahramanlık destanı yaratmış olan o bulunmaz nesil, Âsım'ın nesli idi... Akif o gece. bu neslin maddî manevî terkibini, gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için Allah'a yalvardı. Hem nasıl yalvarış!.. Kalın, davudi, erkek bir sesi vardı. Kelimelerin ve harflerin hakkını vererek konuşurdu. Âdeta, kendi nefsine karşı ant içiyor ve bu ahdi, gönülden inandığı Tanrının yüce varlığına iletiyordu:
 - Yarabbi!.. Bana bu destanı bir âciz kulunun ifadesinin azamîsi içinde yâd edebilmenin saadet ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al. Yarabbi!.. Bana bu lütfü çok görme. În'am ve ikramının namütenahi hazinesinden bu âciz kulunun şu duasını bargâh-ı ulûhiyetinde kabul eyle...

 Ve, duası, hıçkırıklarla kesiliyordu. Sabahı böylece bulduk. Onu teskin etmek ne mümkündü ne de aklıma böyle bir müdahale geliyordu. Bu, bir heyecan ve ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş olmakla mübâhi mahdut fânilerden idim. Sesim değil, nefesim çıkmıyordu:
 Şimdi sizlere bir hakikati iblâğ edeyim... Çanakkale Destanını Mehmet Akif, Hicaz yolculuğu devam ederken, daha yolda yazdı ve ancak ondan sonradır ki, tabiî hüviyetine girebildi.

Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Boğaziçi Yayınları, 1992


Anı (8.)

Mehmet Akif: İslamcı Bir Şairin Romanı

Emin ERİŞİRGİR

… O İstanbul Lisesinin (Sultanisinin )Malûmat-ı Medeniye, Hukukiye ve İktisadiye Muallimliği için açılan müsabaka imtihanında muvaffak olduğu zaman Naim Bey Orta Öğretim Umum Müdürü idi. İstanbul Maarif Müdürlüğüne yazılan tâyin tezkeresini almak üzere bu Daireye gittiği zaman Mümeyyiz Osman Bey, «Müdürü Umumî Beye sizi götürmeliyim» diye onu aldı, Naim Beyin oturduğu küçük bir odaya girdiler. Mümeyyiz «imtihanda muvaffak olan... efendi» diye tanıtınca Naim Beyin kendisine yaptığı iltifata baktı da, «acaba Akif Bey beni bu zata vaktile söylemiş miydi?» diye kuruntuya bile kapılmıştı…

 …Akif hasta olarak Mısır'dan İstanbul'a döndüğn zaman, İstiklâl Savaşı destanının yazılmamış olmasından müteessirdi;
 — İyileşirsem, diyordu, bu destanı ben yazacağım ve orada Naimi, Hüseyin Kâzım'ı, Süleyman Nazif'i kendi dilleriyle konuşturacağım. Sonuncusu hakkında ne diyeceğini belki azçok sezme kaabildir. Fakat ne Naim, ne Hüseyin Kazım Beylerin İstiklâl harbi hakkında ona dediklerini, yazık ki, bugün tahmin bile mümkün değildir…

 … Arkadaşı Lütfi Bey asker olduğu için, ikide bir ona:
 - Ömer Bey, bu Çanakkale Harbi ne olacak? diye sorardı.
 İlk zamanları bu subay harb kaidelerini anlatır ve sonra insan kudreti dışında bir sebep olmazsa biz orada tutunamayız, diye cevap verirdi. Bunları işitince O:
 - Aman Ömer Bey, ne diyorsun sen, Çanakkale bizim tek dayangacımız, o yıkılırsa halimiz ne olur ? derdi ve başlardı ağlamaya...

 Ömer Lütfi Bey, Akif'in teselliye muhtaç olduğunu anlamıştı. Artık bundan sonra aynı sual karşısında kalınca, O, «böyle olursa, göyle giderse» biz orada dayanırız demeye bağladı. Fakat Akif, «şöyle giderse, böyle olursa» şartlarına tahammül edemiyor, hattâ dinlemiyordu bile... Ona «bütün dünya toplanıp gelse, merak etme, Çanakkale düşmez» denmeliydi…

 …Bir aralık Namık Kemal'in "Silistre" adlı piyesi hatırına geldi. O zaman büsbütün müteessir olmuştu: «Bu büyük adam, diyordu, hiç olmazsa Silistre'yi sahneye koymuştu. Ondan sonraki nesil, sözlerinin önünde Silistre'den on kat, yüz kat daha büyük kahramanlık menkıbelerini gördüler de bizim yazarlar bu manzaraları ne bir piyes, ne de bir roman içine sokamadılar. Yazık değil mi buna?»…


Anı (9)

Nizamettin Nazif TEPEDELENCİOĞLU

... İşte o günlerden birinde, bir öğle yemeğinden sonra büromda çalışırken yine bizi ziyarete geldiğini görmüştüm. Akif, bir parça dalgındı.
 Şimdi onun kırk yıl önce bir yaz gününde gazetenin daracık yazı odasında marangoz elinden yeni çıkmış adi tahtadan bir masanın yanında; yanı başımda cüssesinden gıcırdayan cılız bir tahta iskemle üzerinde oturduğunu görür gibi oluyorum. (...) kocaman bir el kurşun kalemlerden birini kavrıyor. Aslan pençesini andıran bir toplu iğne kadar ufaklaşan kalemi elinde tuttuğu bir kâğıt tomarı süratle gezdiriyor... İşte genç gözlerime çarpan yedi kelime;
 Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak... Onun çalıştığını görünce kendisini lafa tutmadım. İşime devam ettim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmem. Belki yirmi dakika, belki yarım saat. Birden neşeli bir sesle bana hitap ettiğini duydum.
 - Dinle bakalım delikanlı!
 -Buyur üstad...
 Sana bîr şey okuyacağım. Bakalım nasıl bulacaksın?
 Ve Estağfurullah üstad dememe vakit bırakmadan gayet hafif bir sesle okumaya başladı. (...)
 -Sehlimümteni...
 - O kadar ileriye gitme... Beğenirler mi dersin?
 - Hakimiyeti Milliye'nin bunu neşredecek nüshası kapışılır kanaatindeyim. Tamamladınız mı?
 - Henüz değil... Fakat yarın öğle üzerine kadar bitirmeye mecburum.
 - Neden bu acele üstadım?
 - Acemi çapkın, bunu İstiklâl Marşı Komisyonu'na vereceğim. Hakimiyet'e değil. En son müddet yarın.
 - Öyle ise üstad... beş yüz lirayı kazanacağımıza yemin edebilirim.
 Gözlerini odanın bir köşesine daldırarak heyecandan boğulan bir sesle:
 - Beş yüz lira mı, dedi, onu almayacağıma seni temin ederim. Fakat bugünkü isyanı en iyi ben ifadelendirmek istiyorum. Bunun için bilemezsin içimde ne büyük bir istek var...



--------------------------------------------------------------------------------


Mehmet Akif Ersoy'un Ardından Söylenenler


--------------------------------------------------------------------------------

İstiklal Harbi'nin Manevî Cephesi Kahramanı

Abidîn Daver

 İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbi'nin manevî cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdu. O zaman Millî Mücâdele'nin mutlaka zaferle neticeleneceğine inanmış olanlar, yani sağlam iman sahipleri bile İstiklâl Marşı'ndan yeni manevî kuvvet almışlardı.

 Şair Mehmet Akif, yürekleri çelikleştiren İstiklâl Marşı'nı yaratmak suretiyle, İstiklâl Harbi'nin manevî cephesinde döğüşen kahramanlardan biri olmuştur.

 Mehmet Akif'in en büyük meziyeti, her mısraını inanarak yazmış olmasındadır. Onun içindir ki meselâ İstiklâl Marşı, hiçbir babayiğit tarafından benzeri yazılamayan alev gibi bir şiirdir.
 Mehmet Akif öldü. Fakat İstiklâl Marşı şairi, yarattığı ölmez İstiklâl Marşı gibi ebedî bir hayata kavuşmuş olarak yaşayacaktır.

 Cumhuriyet, 29 Kânunıevvel 1936


--------------------------------------------------------------------------------

Vatan Şairi Şehit Mehmet Akif

Peyami Safa

 En büyük vatan şairlerimizi aruz yetiştirdi. Namık Kemal'le başlayan, Tevfik Fikret'le devam eden vatan şiiri, dün, Mehmet Akif’le beraber toprağa girmiş sayılabilir. Millî veznimiz hece olduğu hâlde, hece şairlerimiz içinden Namık Kemal'in Vaveylâsı, Kasidesi gibi, Tevfik Fikret'in Sisi, Rübabın Cevabı, Millet Şarkısı gibi, Mehmet Akif'in Çanakkale”si, İstiklâl Marşı gibi bir milletin hafızasına her mısraı atalar sözü haysiyetiyle mal olan, büyük günlerinde bir ağızdan haykırılan, en perakende ve şaşkın ruhları bile tek bir müdafaa aşkı ve iradesi içinde bir araya devşirerek ayağa kaldıran millî vasfına tam lâyık bir şairimiz çıkmadı. Namık Kemal'den ve Tevfik Fikret'ten sonra, iki günden beri, Mehmet Akif de yoktur. Vatan şiirinin bu üç büyük zirveli sıradağları üstüne ölümün kara bulutu indi. Bütün ölçüleri ve haysiyetiyle düşünürsek, bugün, Türk vatanı şairsizdir.
 -------------------

 Gözlerimiz, boş kalan bu üç kürsünün ayakları dibinde bazı namzetlerin karaltılarını seçmiyor değil. Kendinden, vatanın büyük emellerini, acılarını ve hasretlerini nida eden güzel manzumeler borçlu olduğumuz birkaç aruz ve hece şairlerimizi unutmak hafızasızlığına, yahut unutur görünmek politikasına düşmek istemem; fakat bu üç büyük vatan şairinin ve onlarla beraber yokluğa karışan diğer bir ikisinin yasayışlarıyla söyleyişleri arasındaki şahıs ve eser ahengi, daha açıkçası, onları yalnız eserleriyle değil, hayatlarıyla da birer fazilet abidesi hâlinde sivrilten büyük feragat, yerine koyamadığımız birer şeceresiz tarih kıymeti olmuş, vâris bırakmamıştır.
 -------------------

 Tesadüfle izah olunamayacak kadar muayyen, tek bir sebepten ileri gelmiyormuş gibi sabit bir kader, vatan şairlerimizin hepsini ya sürgünlerde, yahut zaruret, hüsran ve muhitin tüyler ürpertici tasasızlığı içinde öldürdü. Mehmet Akif de bu korkunç an'aneden kurtulmuş değildir. Son defa Mısır'dan İstanbul'a geldiği zaman, Fransızların Marseyyez'ini yazan Rouget de Lisle'in yüzüncü yıl dönümü idi. Sosyalist, komünist, nasyonalist, ruvayalist, bütün Fransa onun mezarına diz çöküyordu; bütün Fransa yüz sene sonra Marseyyez şairini ve bestekârını anarken, Türkiye, on sene içinde, istiklâl şairini unutmuştu. Akıbeti göz önünde olan hastalığında bir Mısırlıdan başka, ona tek bir Türk'ün yardım eli uzanmadı, bilâkis bazı gazetelerde aleyhine yazılar çıktı.
 Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ!

 Bugün Akif de o toprağın içindedir. Ve o şühedâ arasındadır. Bütün ömrünü Türk bayrağındaki hilâlin şerefini müdafaaya tahsis eden şairin arkasından kendi mısraı tekrar edilebilir:
 Bir hilâl uğruna Yârab ne güneşler batıyor!

Cumhuriyet, 30 Kânunıevvel 1936


--------------------------------------------------------------------------------

Türkçe Yaşadıkça Anılacak Şair

Hakkı Süha (Gezgin)

 Anadolu dağlarında Türk'ün uğuldayan sesine ilk koşan şair odur. Bülbül, İstiklâl Marşı bu kara günlerin alevden tutuşmuş şiirleri sayılmıyor mu? Hele son yazdıkları arasında gördüğümüz Boğaziçindeki Mevlûd manzumesi kadar içli, coşkun ve her tarafı par par yanan kaç tane şiirimiz var? Çanakkale'ye giden şatafatlı heyet arasında o yoktu. Fakat şanlı savaş sırtlarının (Homer)'i o oldu.

 Kaynağı ne olursa olsun, eseri büyük, adamı yaratıcı yapan, heyecandır. Bu gönül radyumu ise, o müstesna insanlara yaradılışın bütün cömertliği ile yığılmıştı. Ondaki sanat kudretine hiç imrenmedim. Çünkü bu, bence meselâ kanatsız uçmak kadar büyük bir olmaz olmazdı. Fakat insanlığına yaklaşmak isteği, ömrümün her çağında bir ideal olarak yaşayacaktır.

 Akif in Türkçe yaşadıkça anılacağına, dün tabutu altında yan yana dizilen dört neslin kalabalığı şahittir.

Kurun, 30 Kânunıevvel 1936


--------------------------------------------------------------------------------

Akif'in Hayatı Daha Büyük Bir Şiirdir

Hüseyin Cahit (Yalçın)

 Safahat şairi, İstiklâl Marşı şairi bu dünyanın hayatına gözlerini kapayarak ebediyetin sükûnuna kavuştu. Yalnız, metruk, ihmal edilmiş bir hâlde vefat eden şaire, Türk gençliği candan bir hürmet eseri gösterdi ve hayır ile andı.

 Bugün bütün Türk vatanında hepimizin kalbini ve hissini bir ideal etrafında toplayan ve birleştiren İstiklâl Marşı'nın yaratıcısına borçlarımızın en azı bu idi.
 Şair Akif'i şahsen tanımam. Aynı vatanı seven aynı vatan evlatları olduğumuz hâlde, fikir ve his bakımından iki ayrı dünyaya mensup idik. Hayatta, vatan sevgisinden başka bir his etrafında birleşmemize imkân yoktu.

 Fakat bu anlaşamamazlık, bugün onun ölümü karşısında hürmetle karışık bir tesir duymaktan ve hatırasını hüzün ile anmaktan beni hiçbir zaman men edemez.
 Akif'in çok güzel bulduğumuz ve sevdiğimiz eserleri var. Sadece manzum parçaları da çok. Şiire belki büyük bir yenilik getirmedi. Fakat muhakkak ki gür bir pınar gibi aktı, çağladı ve bize bütün duyduklarını anlattı.

 Akif'in ölümü karşısında hissettiğim hürmetle karışık teessür bana şiirlerinden gelmiyor, hayatından geliyor. Çünkü hayatını daha büyük bir şiir buluyorum. O hayat ki benim kanaatlerimin, imanlarımın aleyhinde sarsılmaz bir cidal ile doludur, kat'î bir muhalefet ile meşbudur.

 Fakat ne zarar var; o da bu vatanın evladı değil mi idi? Onun da düşünmeye, bir kanaat sahibi olmaya hakkı yok mu idi? Hürriyet benim hakkım olduğu kadar onun da hakkı idi. O başka türlü düşündü. Bu bir kabahat olamazdı. Çünkü Akif samimî idi.
 İşte işin bütün sırrı ve muamma anahtarı buradadır. Akif, kanaatinin, itikadının, vicdanının adamı oldu ve böyle bir adam olarak öldü. Onun içindir ki tabutunun önünde eğilmek bizlere bir borç olmuştur. Akif sevilmeyebilir. Fakat hürmetle yâd olunmak bir vazifedir.
 Unutulmamalıdır ki Akif, vatan tehlikeye düştüğü günlerde İstanbul'dan kalktı, üzerine düşen vazifeyi yapmak üzere Ankara'ya gitti. İlk Büyük Millet Meclisine aza oldu. Ve kutsî gaye uğrunda çalıştı. O yolda yaratılmış ruhlar için siyaset muhiti, teneffüsü imkânsız bir hava teşkil eder... Kanaatlerine uygun yaşamak için ihtiyarî bir gurbete katlandı. Uzak diyarlarda, zaruret ve ihtiyaç içinde vatan hasreti ile yaşadı. Ve nihayet son günlerini hissederek, istiklâle kavuşmasını o kadar yürekten terennüm ettiği sevgili memleketinin, ezelî aşinası olduğu güzel ufuklarını son defa görmek üzere Türkiye'ye geldi, gördü, kavuştu ve öldü.

 Böyle yapmış bir Akif'in arkasından kalbimizin sızlamamasına imkân mı var? Akif, içinden başka türlü hissettiği ve düşündüğü hâlde, onun önünde yürüyormuş gibi sahteliklere tenezzül ederek kendisine ikbale doğru bir merdiven kurmaya teşebbüs etseydi o zaman gene kalbimiz sızlayacaktı: Bir adam kaybettiğimiz için. Akif asıl o zaman ölecekti; kendisinden hiç bahsedilmemek üzere.

 Akif’i bunun için takdir ediyorum. Fikir ve kanaatleri bizimkilere uymadığı hâlde hürmet ederim. Çünkü yalan söylemedi, riyakârlık yapmadı, fenalık yapmadı.

Fikir Hareketleri, s. 7, nr. 170.


--------------------------------------------------------------------------------

Mithat Cemal KUNTAY Anlatıyor;
İnanan Adam
 Akif'in kuru hayatında maddî tek bir tat yoktu. Karakterinin katılığı ile hayatının kuruluğu birleşti; her hazdan mahrumiyeti, bu dünyevî çıplaklık onu mermerleştirdi; heykel adam dininin ve vatanının huzurunda, donmuş bir dalganın vecdi içinde, kaskatı yaşadı, öldü: Vatan ve din imanı.
 Bütün büyük duygular gibi bu iki iman cinnetti. Bunda hesap, mantık, zekâ yoktu. Bu, makul değildi; güzeldi. Çünkü imandı.

 Akif terennümün değil, çığlığın virtüozudur.
 Bayrağı için ölen adamın yüreğindeki cemiyet imanı gibi; yabancı bir erkekle bir kadının birleşmesini, nikâh mukavelesinin mistik kudreti içinde alenîleştiren, güzelleştiren maşer imanı gibi Akif'in imanı da, izah edilemediği için güzeldir. Basiretten bile daha güzel bir tek şey vardır: Büyük imanların körlüğü.


Geçmişe Yakınlığı
 Mazide oturur, mazide yatar kalkar, bir kelimeyle ve kendi tabiri ile mazide yaşar: Ben zaten mazide yaşar bir adam olduğum için eski aşinaları anmaya vesile ihtiyacından varesteyim.
 Gençken mazimiz yoktur. Fakat yaşlandıkça arkamızda bir mazi birikir ve bunu severiz. Akif, yaşı arttıkça, bu şahsî maziyi cemiyetin mazisi ile karıştırarak sevdi.


Vatan Kıskançlığı
 Evi bir seciye pehlivanı kadar çıplaktı. Vatanı o derece kendinindi ve o kadar güzeldi ki Çamlıca gibi yüksek bir noktadan memleketine bakınca gurur duyuyordu. Bu gururda hükümdar azameti ve milyoner hodkâmlığı vardı: Dekovillerini, fabrikalarını seyreden zenginin hodkâmlığı.
 (Fatin Efendiye misafir gelen bir Avrupalı, İcadiye tepesinden İstanbul'a bakarak hayran olduğu gün orada olan Akif sapsarı oluyordu.)


Tezatları
 Tezatları var: Hem yeise düşmandır hem de bedbin, meyus olmamayı ona din söyler; fakat hayat onu bedbin eder. Ve dinle hayat onda mücadele halindedir. Çalışırken yeise düşmez; fakat yaşarken fütur içindedir. O kadar ki talih kazara gülse, bunu bir istihza tebessümü gibi karşılar ve saadetine surat eder: Bir istihzanın karşısında gülünç olmaktan korkuyor gibi.


İki Yüzlülere
 İki yüzlülere garazdı. Fakat yaşı ilerledikçe:
 - İki yüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım, diyordu. Ve yaşlandıkça herkesten kaçıyordu. Daha yaşasaydı yalnız kalacaktı; cemiyetle karşı karşıya tek bîr adam.


Alçak Gönüllülüğü
 35 sene, onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkâr etmek derecesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesi ile kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için her geçen gün nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muztarip olurken o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu? Ve bir sanat kadar güzel olan bu mahviyet, bir taraftan da, bir sanat kadar nasıl çirkin değildi?


Dostluğu
 Onda bütünlük vardı; histeri hâline gelen kininde de; evlâtlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da bütünlük.
 Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumu ile, seviyordu: Öldüğü zaman; düştüğü zaman; dünya aleyhine döndüğü zaman; yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.
 Dostunun aleyhinde bulunana karşı, bazen, onu müdafaa etmek faziletinden bile mahrum görünmeye katlanıyordu: Müdafaa edip de karşısındakini fazla aleyhtarlığa sevk etmesin diye.
 Menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı, mukaddesatınızı ona emanet edebilirdiniz.


Şehirden Kaçışı
 Caddelerden, nutuklardan, düğünlerden, bir kelime ile, şehirden kaçan adamdı. Bir nevi tenhalığı vardı ki, bu inziva, bilmem nasıl anlatayım, kendi tahtelarzının karanlığında yaşaması demekti. Sokak hilekârdı, izdiham yalancıydı, şehir münafıktı. Onun arzu ettiği kadar temiz şehir ancak çöl olabilirdi. Sokakta bedbahttı. Her insanda şahsından bir parçasını bırakacakmış gibi evine kaçışı vardı.


Akif'in İstanbul'u
 Galata ve Beyoğlu... İşte Akif'in İstanbul'una dahil olmayan iki yer. Akif'in İstanbul'u Halic'in sırtındaki Sultan Selim Camii'nden başlar, Marmara'nın yanındaki Kazasker Feyzullah Efendi Camii'nde biter.

 Köprüden Sarıgüzel'deki evine giderken Akif beş caminin maneviyatında yürürdü: Yenicami'nin kudsiyetine dalarak Mercan yokuşunu çıkar, Bayezit ve Süleymanîye camilerinin iki kanadına bürünür. Şehzade Camii'nin nurunda uçar, Fatih Camii'nin şümulünde evine inerdi: Zaten Fatih Camii ve Akif'in evi birbirinin müştemilâtı idi; babası, namazdan sonra, ahbaplarıyla, caminin maksurelerinde görünürdü. Cami evin selâmlık dairesiydi, ev de caminin harem tarafı.

 Asrın demirinden ve dumanından kaçan Akif, minarelerin dibinde cücelikleri artan dükkânlara ve evlere bakmayarak bankasız, borsasız manevî bir İstanbul'da yürür, caddelerde kendi kendinden ibaret kalarak, programlı bir dalgınlıkla sokaklardan geçerdi; bu dalgınlık yalnız bir minareler hıyabanından geçtiğini zannetmek içindi: O kadar dalgın olacaktı ki bunlardan başka bir şey görmeyecekti.


Sükûtları
 Altı, yedi türlü sükûtu vardı Akif in.
 1) Bitmeyen sükût (Kendisine takdim edilen adamdan hazzetmemişse.)
 2) Hakaret olan sükût (İnandığı şeylere uymayan
 bir sözün karşısında.)
 3) Sevimli sükût (Bir eserinizi okuduğunuz zaman.)
 4) İbadetli sükût (Bir muböyle yazı yazmayınızi parçasını dinlerken.)
 5) Zeki sükût (Bir şey anlattığınız vakit.)
 6) İstiskal eden sükût (Birini çekiştiriyorsanız.)
 7) Utanan sükût (Bilen bir tavırla bilmediğimiz şeyleri anlatıyorsak.)


Sade Adam
 Dünyaya gelmekte geç kalmış gibi mustarip bir yüzü vardı. Fakat bu ıstırabını hiçbir lütfün ve idbarın önünde gizlemedi. Bu mazi hicranını bir imanın sayhasındaki çıplaklıkla yüzünde taşıdı. Ancak bu, ne bir menfaatin vasıtası, ne de bir gururun davasıdır; Mehmet Akif, Mehmet Akif olduğunu bilmeyecek kadar sade adamdı.

Para
 Parayi bilmiyordu. (Bu mefhumu, sade. Umumî Harpte biraz heceledi; fakat sökemedi.) İnsanların, ekseriya çirkin oldukları para meselelerinde Akif çok güzeldi.
Logged
Sayfa: [1] Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

MySQL ile Güçlendirildi